resa saffa park: istanbul’a sadece konser vermeye değil, şehri keşfetmeye de geliyorum
Birçoğunuz gibi biz de Nordik kültürün sıkı takipçisiyiz. Sadece filmlerini, kitaplarını değil, farklı türlerden yüzlerce sanatçıyı dinlediğimiz müziklerini de seviyoruz. Nordik müziğinin pandemi sonrasındaki en aktif ve başarılı isimlerinden Resa Saffa Park, 10 Ekim’de Stagepass organizasyonuyla Yann Tiersen’den önce İstanbul’daki dinleyicileriyle hasret giderecek. Hatta söylediklerine bakacak olursak sadece hasret gidermekle kalmayıp şehrin iki yakasını da […]
Birçoğunuz gibi biz de Nordik kültürün sıkı takipçisiyiz. Sadece filmlerini, kitaplarını değil, farklı türlerden yüzlerce sanatçıyı dinlediğimiz müziklerini de seviyoruz. Nordik müziğinin pandemi sonrasındaki en aktif ve başarılı isimlerinden Resa Saffa Park, 10 Ekim’de Stagepass organizasyonuyla Yann Tiersen’den önce İstanbul’daki dinleyicileriyle hasret giderecek. Hatta söylediklerine bakacak olursak sadece hasret gidermekle kalmayıp şehrin iki yakasını da keşfedecek. 10 Ekim’de Maximum Uniq Açıkhava’da görüşmek üzere!

- Melankoli denince aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Sivert Høyem, bu albümdeki bir şarkıda sana eşlik etti. Önceki albümlerinde yanlış hatırlamıyorsam, iş birliği yaptığın hiçbir sanatçı olmamıştı. Ancak bu albümde başta Høyem olmak üzere, Oyvind Mathisen’le de güçlerini birleştirdin. Bu farklı üretim pratiğinin sana kattıklarını ve zorluklarını merak ediyorum.
Teşekkür ederim! Evet, haklısınız. Geçmişte başka sanatçılarla iş birliği yapmadım. Kendi sesimi, başka birinin dünyası ve ifade biçimiyle bir araya getirmeden önce bulmanın benim için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Başka sanatçılarla iş birliği yapmam yönünde çeşitli fırsatlar karşıma çıktı, ancak çoğu zaman bu tekliflerin sanatsal bir bakış açısından ziyade stratejik bir noktadan hareket ettiğini hissettim. Buradaki stratejik yaklaşım, bazı insanların popüler biriyle iş birliği yaptığınız sürece bunun kariyeriniz açısından akıllıca bir hamle olduğunu düşünmesiyle ilgili. Ben ise buna katılmıyorum.
Bununla birlikte, Sivert Høyem gibi doğru insanlarla çalışmak bana hem stratejik hem de sanatsal açıdan doğru geliyor. Çünkü aynı dünyanın içinde üretim yapıyoruz ve dinleyicilerimizin kesişebileceğini düşünüyorum. Ancak müzikal olarak tamamen farklı bir dünyadan gelen biriyle yalnızca iş birliği yapmış olmak için çalışmanın, benim vizyonuma zarar verebileceğine inanıyorum. Bu konuda belki biraz fazla titiz davranıyor olabilirim ve belki de yanılıyorumdur; fakat müziğe kimin gerçekten uyduğuna dair kendi sezgilerime güveniyorum.
Øyvind Mathisen benim erkek arkadaşım ve daha önce de bir ölçüde birlikte çalıştık. Ancak müzikal olarak farklı alanlarda üretim yapıyoruz ve partner olduğumuz için herhangi bir şeyi zorla bir araya getirmek istemedik. Fakat birlikte yaptığımız ‘To Keep From Harm’ adlı şarkı bu açıdan farklıydı. Øyvind’in yaptığı bir piyano doğaçlamasıydı ve bende birtakım duygular uyandırarak, üzerine mutlaka yazmam gerektiğini hissettiğim çok net bir hikâye ortaya çıkardı. Yine, son derece doğal ve sezgisel hissettiren bir iş birliğine güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum.
- Bir röportajında Ragnarok’teki rolünle müzisyenliğini birbirinden ayırmak istediğini ifade etmiştin, haklı olarak. Ben genel olarak şunu merak ediyorum: Müzisyenlik ve oyunculuk, elindeki iki müthiş yetenek. Bu ikisi arasındaki geçişi ve üretim sürecini nasıl birbirinden ayırıyorsun? Çünkü dışardan gördüğümüz kadarıyla ikisi de sanat üretimi olsa da birbirinden çok farklı disiplinler.
Aslında bundan pek emin değilim. Bana, oyunculuk kariyerimin ve müziğimin neden “daha iyi bir noktada” olmadığıyla ilgili sebeplerden biri olduğunu söyleyen insanlar oldu. Bunun gerekçesi olarak da bir sanatçı olarak benim hakkımda net bir imaj oluşmadığını, insanların beni birden fazla şeyle ilişkilendirdiğini ve bunun pazarlanmasının zor olduğunu öne sürdüler. Açıkçası bu benim kalbimi kırıyor ve bazen geceleri bu konuda ciddi anlamda kaygı yaşıyorum.
Ancak geçmişten pişmanlık duymanın ya da bazı şeylerin farklı olmasını dilemenin zaman kaybı olduğuna inanıyorum. Gerçek şu ki, birden fazla alanda üretim yapabiliyorum ve buna rağmen sanatsal kimliğime dair son derece net bir hissiyatım var. Bunu görebilmek için çalışmalarımı daha yakından tanımak gerekiyor. Her şeyden önemlisi, oyunculuk kariyerime çok büyük değer veriyorum ve hayalini kurduğum iki farklı alanda da başarıya ulaşabildiğim için kendimi son derece şanslı hissediyorum. Eğer bunun beraberinde bazı olumsuzluklar da getiriyorsa, yine de hiçbir şeyi değiştirmek istemezdim. Üstelik oyunculuk kariyerim, herhangi bir plak şirketiyle anlaşmam olmadığı için albümlerimin önemli bir bölümünün finansmanını da sağladı.
- Senin gibi Nordik isimlerden oluşan tek günlük bir festival düzenlediğini düşünmeni isteyeceğim. Böyle bir festivalde kimleri bir araya getirirdin? Ayrıca kimi, niye seçtiğini de kısaca açıklar mısın?
Aurora’ya sahne verirdim, çünkü kendisi Norveç’in en özgün ve samimi sanatsal kişiliklerinden biri. Ondan önce, İzlanda’dan Björk dışında böyle bir sanatçı gerçekten olmadı. Ondan sonra da benzer bir ismin çıktığını düşünmüyorum. Elbette Sivert Høyem de olurdu. Ardından Alvah gelirdi. Kendisi Türkiye’de verdiğim konserlerde bana sık sık destek olan bir sanatçı ve Türk dinleyicisinin onu çok sevdiğini düşünüyorum.
Arkadaşım Oh Blonde’un yaklaşan EP’sini çalmasını isterdim, çünkü EP gerçekten çok iyi. Son derece akılda kalıcı pop şarkılarından oluşuyor ve sözleri de çok güçlü. Danimarka’dan Ydegirl’ü de festivale dahil ederdim. Çok zengin vokallere ve son derece ilgi çekici melodilere sahip. Ortalık biraz karardığında Jay-Jay Johanson sahneye çıkardı. Ardından ULD’nin birbirinden güzel Norveç folk ezgilerini dinlerdik. Sonrasında Veronica Maggio harika İsveç pop şarkılarıyla sahne alır, ardından da — aman Tanrım, tabii ki! — Zara Larsson festivali kapatırdı. Bu festival biraz şizofrenik olurdu.
- İstanbul ve Türkiye’yle yolun sık sık kesişiyor. Senin şehirlerden aldığın ilhamı bir önceki albümünde duymuşken İstanbul’la ve İstanbullu dinleyiciyle kurduğun bağı nasıl tanımlarsın?
İstanbul’a ilk kez konser vermek üzere davet edildiğimde gelmiştim. Ondan önce hiç İstanbul’a gitmemiştim. Bildiğiniz gibi kedileri gerçekten çok seviyorum. Melankolik müzikleri, deri ayakkabıları, bir sigarayı ve sofistike ama aynı zamanda cool bir giyim tarzını da seviyorum. Açıkçası İstanbul’a geldiğimde bütün bunların şehirde fazlasıyla bulunduğunu ve bunların çok daha ötesinde, keşfedilecek ve deneyimlenecek sonsuz şey olduğunu hissettim. Mümkün olduğunca sık İstanbul’a gelmek istiyorum.
- Son olarak da laf hazır İstanbul’dayken 10 Ekim’den bahsetmeni isterim. Yann Tiersen’den önce sahne alıp bir kez daha buradaki dinleyicilerinle buluşacaksın. Önceki gelişlerinde yapamayıp bu konser için İstanbul’a seyahatinde gerçekleştirmeyi istediğin bir şeyler var mı? Varsa mikrofon senin.
Bunu gerçekten çok heyecanla bekliyorum. Piyano, çello ve vokallerden oluşan bir set çalacağız. Ses mühendisimi de dahil ettiğimizde seyahat eden toplam dört kişilik bir ekip olacağız. Bazen yolculuklara daha küçük bir grupla çıkmak gerçekten çok güzel.
Bu arada erkek arkadaşım Øyvind Mathisen da ekipte olacak ve piyano çalacak. Onun doğum günü de Ankara’da olacağımız günlerden biri olan 8 Ekim’e denk geliyor. Orada onun için tatlı bir kutlama yapabilmek çok güzel olacak. Ayrıca son konserimizden sonra Øyvind’le birlikte bir süre daha İstanbul’da kalmayı planlıyoruz.
Gerçekten güzel yemekler yemeyi, Beyoğlu’nda yürümeyi ve şehrin hayatını içine çekmeyi çok seviyorum. İstanbul’un Anadolu Yakası’nı ise şimdiye kadar çok fazla keşfetme fırsatım olmadı. İstanbul’a sadece konser vermeye değil, keşfetmeye de geliyorum.