opus kink: bu albüm bizim olgunlaşmamızın bir sembolü
2021’de yayınladığı “‘Til The Stream Runs Dry” ile radarımıza girdiğinden beri attığı adımları takip ettiğimiz ve ilk stüyo albümü için gözümüzün yollarda kaldığı Opus Kink, nihayet 31 Temmuz’da ilk albümünü paylaştı. “The Sweet Goodbye”da, Opus Kink’in bugüne kadarki her şarkısından izler duymak mümkünken azımsanamayacak bir değişim de vardı. Grubun sesi Angus Rogers ile ilk albümleri […]
2021’de yayınladığı “‘Til The Stream Runs Dry” ile radarımıza girdiğinden beri attığı adımları takip ettiğimiz ve ilk stüyo albümü için gözümüzün yollarda kaldığı Opus Kink, nihayet 31 Temmuz’da ilk albümünü paylaştı. “The Sweet Goodbye”da, Opus Kink’in bugüne kadarki her şarkısından izler duymak mümkünken azımsanamayacak bir değişim de vardı. Grubun sesi Angus Rogers ile ilk albümleri için neden 10 yıla yakın zaman geçtiğini, verdikleri yanlış kararları ve İstanbul’da verdikleri ilk konserin ne kadar unutulmaz olduğunu konuştuk. İstanbul’a ikinci gelişlerine de az bir zaman kaldığını hatırlatıp takvimlerinizde 20 Mart’a işaret koymanızı öneririz.
Hazırlayan: Ant Arın Şermet
- Siz neredeyse 10 yıldır ortalıkta olan ve ilk albümü merakla beklenen bir gruptunuz. Çok sayıda üretim yapsanız da, bir türlü o ilk albümü bu seneye kadar yayınlamadınız. İlk albümünüzün bu kadar zaman almasının sebebi sizce neydi?
Şimdiye kadar yayımladığımız her kayıt aslında bir albüm olacaktı. En azından her seferinde, belki de bunun bir albüm olabileceğini düşünüyorduk. Ancak müzik endüstrisi hakkında pek fazla bilgimiz yoktu ve çevremizdeki insanlar, menajerlerimiz, menajerlerimizle birlikte çalışan ajanslar ve diğer kişiler bize sürekli olarak artık EP yayınlamanın daha doğru olduğunu söylüyordu.
- Bir sanatçı için LP ile EP arasındaki temel farklar neler?
EP yayınlamak, albüm çıkarmak kadar büyük bir süreci beraberinde getirmiyor. Daha az basın ilgisi oluyor ve tanıtım süreci de daha sınırlı kalıyor. Oysa albüm, çok daha büyük bir anlam taşıyor. Özellikle ilk albümünüzün, grubun kimliğini ve müzikal duruşunu ortaya koyan kapsamlı bir açıklama niteliğinde olması bekleniyor. Bu beklenti aslında oldukça yorucu. İnsan bir an önce bu süreci tamamlayıp geride bırakmak istiyor. Albümümüzü yayınlamış olmak, şu anda kendimi çok daha iyi bir noktada hissetmemi sağlıyor. Ancak evet, bu süreç uzun sürdü. Bunun nedeni, bir şeyleri anlamaya çalışırken sürekli farklı insanlardan tavsiyeler almamızdı. Herkes ne yapmamız gerektiğini söylüyordu. Bizim gibi insanların bu konuda deneyim kazanması ve söylenen her şeye kulak vermemeyi öğrenmesi biraz zaman alıyor.
Yaklaşık beş yıl önce bir albüm yayınlamak için ne kadar sabırsızlandığımı hatırlıyorum. Ancak o dönemde bazı insanlar, beklememiz hâlinde yıldızlaşacağımızı, büyük bir plak şirketiyle anlaşacağımızı ve ciddi miktarda para kazanacağımızı söylüyordu. Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Sonunda albümü yayınladığımızda ise onu gerçekten iyi bir albüme dönüştürmek için yeterince zamanımız olmuştu. Nitekim gazetelerde ve dergilerde de albümü yazmamızın on yıl sürdüğüne dair yorumlar yer aldı.
- Pekala, biraz da albüme gelelim istiyorum. İlk albümünüzün yazım sürecine ve “My Eyes, Brother”la aradaki 3 seneye götürür müsün bizi?
Evet, aslında sürekli şarkı yazıyoruz. Ancak bu albümün hazırlık süreci, geçmişte yaptıklarımızdan farklıydı çünkü artık grubun bütün üyeleri başka işlerde de çalışıyor. Henüz geçimimizi müzikten sağlamıyoruz. Bu nedenle şarkı yazım sürecimiz oldukça bölük pörçük ilerledi. Basçımız Sam ile birlikte pek çok çalışma gerçekleştirdik. Genellikle baş başa çalışıyor, ardından ortaya çıkardığımız fikirleri grubun diğer üyelerine götürüyorduk. Onlar da bu fikirlerin üzerine kendi bölümlerini yazıyordu. Bununla birlikte, şarkıların önemli bir kısmının çıkış noktası bütün grubun bir araya geldiği doğaçlama seansları, demolar ve provalardı. Dolayısıyla belirli bir şarkı yazım yöntemimiz olduğunu söylemek mümkün değil. Bu süreç her seferinde değişiyor.
En büyük fark ise bütün bunların stüdyoda şekillenmesiydi. Albümün prodüktörlüğünü üstlenen Craig Silvey’in müziğimiz için daha yalın bir pop sound’u oluşturma yönünde bir vizyonu vardı. Bu nedenle stüdyoya tamamlanmış şarkılarla gelmemize rağmen parçaları tekrar tekrar sadeleştirdik ve en temel hâllerine indirgedik. Bu süreç oldukça zorluydu ama aynı zamanda heyecan vericiydi.
- EP’lerinizdeki sound ile albüm arasında ciddi benzerlikler olsa da azımsanmayacak farklar da var gibi hissediyorum. Aradan geçen süre, grubun sound’una ne gibi dokular kattı sizce?
Bence bu albüm, yaklaşımımızın olgunlaşmasının bir sonucuydu. Bu da genellikle bazı unsurları ortadan kaldırmayı, daha sade bir şekilde yazmayı ya da aynı mesajı daha yalın bir yolla aktarmaya çalışmayı gerektiriyor. Yaratıcı anlamda yaptığınız işte ustalaşmanın amacı da bu. Elbette maksimalizmin de bir yeri var; bizim için bu, sahne performanslarımız.
Bu albümü dinleyen biri hâlâ oldukça maksimalist ve gösterişli bir sound’a sahip olduğunu düşünebilir. Ancak en büyük fark, anlatmak istediklerimizi doğrudan aktarmaya çalışmamız ve yine kendimizden bir şeyler taşıyan yeni bir sound bulmaya odaklanmamızdı. Geçmişte, canlı performanslarıyla tanınan bir grup olmanın getirdiği bazı zorluklar yaşadık. Sahnedeki o ateşi, o şimşeği olduğu gibi kayda aktarmaya çalışmak gibi bir yaklaşımımız vardı. Bence “My Eyes, Brother” biraz daha bu anlayışla şekillenmişti. O albümü çok seviyorum; gerçekten harika bir sound’u olduğunu düşünüyorum.
Bu biraz konudan sapmak olacak ama çoğu insan “‘Till the Stream Runs Dry” EP’sinin ilk bölümünden söz ediyor. Ancak ikinci bölümün ardından insan şöyle düşünüyor: Artık karşımızda yalnızca tek bir EP yayınlamış bir grup yok; ne yapmak istediklerini bilen bir grup var.
- Albümünüzü ve önceki EP’lerinizi dinlerken birçok kanaldan beslendiğinize ve her dönem size ilham veren şeylerin değiştiğine dair bir düşünce oluştu zihnimde. “The Sweet Goodbye” denince yıllar sonra, albümün üretim aşamasındaki ilhamlarınıza dair aklınızda neler kalacak?
İlham kaynaklarımızın farklı tetikleyicileri var. İlham dediğimiz şey de sürekli değişiyor. Bir dönem pek çok farklı şey dinliyorduk… Ancak yalnızca müzikten söz etmiyorum; hayattaki her şeyden besleniyoruz. Bazen bir şey üzerine fikir yürütmek, bazen bir kuşun sesini duymak ya da gündelik hayatta karşılaştığımız herhangi bir şey bile ilham kaynağı olabiliyor.
Bu grupta en sevdiğim şeylerden biri de belirli bir sound’a, türe ya da yeniden yaratmaya çalıştığımız belli bir müzik dönemine bağlı kalmamamız. Müzik, aslında gruptaki insanların ve onların hayatlarının bir uzantısı. Kulağa biraz klişe ve apaçık bir tespit gibi gelebilir ama bu grupta gerçekten böyle hissediyorum. Hayatımızda olup biten her şeyin müziğe girdiğini ve sonunda müziğimizin bir parçası olarak dışarı çıktığını düşünüyorum. İnsanların okudukları, izledikleri, dinledikleri ve deneyimledikleri her şey bu süreci etkiliyor.
Zamanın geçmesi, yalnızca sayılardan ibaret bir sektör meselesi değil. Altı insanın kendi hayatlarında ilerlemesi, bu süreçte yaşadıkları acılar ve mutluluklar demek. Albümü hazırlamak için yeterince zamana sahip olmak, herkesin hayatında olduğu gibi, pek çok duygusal ve sosyal evreden geçmemize de olanak sağladı. Dolayısıyla şarkıların her yeni versiyonu, her albüm ve her demo, o sırada hayatımızda olup bitenlerden izler taşıyordu.
- 20 Mart’ta bir kez daha İstanbul’a geleceksiniz ancak ilk headliner konserinizi vereceksiniz. İlk gelişinizde yapamayıp, bu sefer eğer boş gününüz varsa neler yapmayı veya nereleri görmek istediğinizi merak ediyorum.
En son İstanbul’a geldiğimizde, sanırım 2022 yılıydı. Evet, 2022. O dönemde İngiltere’nin ve Batı Avrupa’nın dışına pek çıkmamıştık. Bir anda karşımızda İstanbul gibi bir yerin olması bizim için gerçekten şaşırtıcıydı. Harika bir tercihti. Orada inanılmaz vakit geçirdik. Sahneye çıkarken hiçbir beklentimiz yoktu ama salon tamamen doluydu. Ön taraftan bir adam yanıma gelip, “Hey Angus, sana bir Guinness getirdim,” dedi. İnanılmazdı! O dönemde İstanbul’da yaşayan Iraklı iki kardeşle tanışmıştık. O zamandan beri arkadaşız ve Bristol’da da görüşüyoruz. Hayatımda tanıştığım en harika iki kardeş olduklarını söyleyebilirim. Son derece açık fikirli, ışıl ışıl insanlardı. Gerçekten çok zeki ve parlak bir ikili. Konserlere giden, bohem bir yaşam tarzına sahip iki harika insandılar. Sanırım ikisi de doktordu.
İstanbul’da ana grup olarak sahne alacak olmaktan büyük onur duyuyoruz. Atina’ya da gideceğiz. İstanbul konserinden bir gün önce mi, sonra mı, şu an tam hatırlayamıyorum. Bu bizim için bir ilk olacak. Grubu kurarken hayalini kurduğumuz şeylerden biri de İngiliz grupların pek sık gitmediği yerlerde sahne almaktı. İstanbul’da yeniden görmek istediğim bazı yerler de var. Sultanahmet Camii’nin içine tekrar girmeyiz sanırım. Dışarıdan görmek bana daha güzel geliyor. Ama bir gün mutlaka yeniden gitmek istediğim harika bir park keşfetmiştik. Adı sanırım G harfiyle başlıyordu. Gülhane miydi, neydi, tam hatırlayamıyorum.
O bahsettiğim kardeşlerle yeniden buluşmak, hatta onlarla fotoğraf çektirmek için sıraya girmeyi planlıyoruz. İstanbul’a gelip onları bulacağız ve eski ekibi yeniden bir araya getireceğiz! İstanbul konseri için gerçekten çok heyecanlıyım. Çünkü önceki ziyaretimizde bizi en çok etkileyen şey, gördüğümüz misafirperverlik, insanların bizi karşılayış biçimi ve tanıştığımız kişilerin yaklaşık yarısıyla hâlâ iletişim hâlinde olmamız ya da onları çok iyi hatırlamamızdı. Bu, bizim için gerçekten çok özel bir deneyimdi.
